Cuma, Nisan 17, 2026
Ana SayfaKöşe YazısıAhmet Yakupoğlu’nun tekâmülünde rehber bir şahsiyet: A. Süheyl Ünver

Ahmet Yakupoğlu’nun tekâmülünde rehber bir şahsiyet: A. Süheyl Ünver

ÖMER TEKİN’in kaleminden…
Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin oluşturmuş olduğu karmaşık siyasî ve sosyal iklimde, geleneksel ile modernin çatıştığı, eskinin ötelenerek yeninin ikame edilmeye çalışıldığı bir konjonktürde, A. Süheyl Ünver ve öğrencisi Ahmet Yakupoğlu gibi iki mümtaz şahsiyet, geleneksel ve kadim kültürün birer taşıyıcısı, eski ile yeni kuşaklar arasındaki bir köprü olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk-İslâm kültürünün birer yansıması olan geleneksel sanat ve mûsıkî, Tanzimat döneminden itibaren ikinci plana atılmış, Batı kültürü ve beraberinde getirdiği alafranga sanat ve müzik anlayışı kültürel alana hâkim olmaya başlamıştır. Süheyl Ünver böyle bir dönemde, 17 Şubat 1898 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Üst düzey memur bir babanın ve sanatla iç içe olan bir annenin evladı olan Ünver, estetik zevklere son derece haiz bir konakta yetişmiştir. 1915 yılının zorlu harp koşullarında girmiş olduğu Mekteb-i Tıbbiye’den beş yıl sonra mezun olmuş ve asistan olarak görevine başlamıştır. Bir dönem Paris ve Avusturya’da tıp ihtisası yapan Ünver’in, 1930 yılı itibariyle İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde akademik kariyeri başlamış, akabinde Tıp Tarihi Enstitüsü’nü kurmuştur. 1973 yılına kadar sürecek olan akademik hayatında, 1939 yılında profesörlüğe, 1954 yılında ordinaryüslüğe yükselmiştir.

Süheyl Bey’in dedesi Mehmed Şevki Efendi, ünlü bir hattattır ve kendisin sanata yönelmesinde ciddi bir etkisi vardır. 1916 ile 1923 yılları arasında, Medresetü’l-Hattâtîn’de İstanbul’un önde gelen hattat, tezhip ve ebru ustalarıyla tanışmış; Yeniköylü Nuri (Urunay) Bey’den tezhip, Necmeddin (Okyay) Efendi’den ebru dersleri almıştır. Yine bir akrabası olan eniştesi Hasan Rıza Efendi’den sülüs ve nesih yazıları öğrenmişt; 1923 yılına gelindiğinde, tezhip ve ebru icâzetnâmesi almıştır. Aynı yıllarda Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey’den resim dersleri görmüş; karakalem ve sulu boya ile resim yapmayı öğrenmiştir. Doktor olarak hayatını kazanan, muhtelif pek çok geleneksel sanat dalıyla uğraşan Ünver, aynı tarihlerde manevi eğitimi için mutasavvıf Abdülaziz Mecdi (Tolun) Efendi’nin sohbetlerine devam etmiştir.

Süheyl Bey, tıp alanındaki başarılı çalışmalarına nazaran kültür ve sanat hayatına yapmış olduğu katkılarla akıllara kazınmış, kendi muhayyilesindeki medeniyet tasavvurunu eserlerine yansıtarak ötekileştirilmiş bir geleneğin modern dönemdeki müdâfi ve taşıyıcılarından olmuştur. Ulusal ve uluslararası ölçekte pek çok araştırmalara imza atmış olup elinden altmış bin civarında yazma eser geçmiş, iki bine yakın yayın yapmış, beş binin üzerinde sanat eseri üretmiş ve binlerce öğrenci yetiştirmiştir (Erkmen ve Atayol, 2018). Kültür ve sanat hayatına dair muhtelif alanlarda çok zengin bir arşiv oluşturan Ünver, Osmanlı döneminden kalan birçok eseri günümüze taşımış, tanıtmış ve unutulmaya yüz tutmuş pek çok sanat dalının tekrar filizlenmesinde öncül isimlerden olmuştur.

Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver

Süheyl Bey, yurt içi seyahatlerinde bulunduğu şehrin tarihi, arşivi, mimarisi, görsel sanatları, sosyolojisi, mûsıkîsi, kültür ve sanat hayatı gibi alanlarda araştırmalar yapmıştır. 1941 yılında Kütahya’ya gelen Ünver, burada mukim bulunan dostlarını ziyaret etmektedir. Dinlenmek için mola verdiği Çakırın Kahvesi’nde duvarda asılı duran bir resmi çok beğenir ve bu resmi kimin yaptığını sorar ve tanışmak istediğini söyler. Vâhid Paşa Kütüphanesi’ndeki yazma eserleri inceleyip, notlar aldığı sırada, tanışmak istediği genç ressam, babası ile birlikte elinde resimleriyle Ünver’in karşısına çıkar. İçeriye giren isim, Ahmet (Çalışel) Yakupoğlu’dur. Kendisi bu ilk görüşmeyi şöyle anlatır:

“Süheyl Ünver 1941 yılında Kütahya’ya Vahid Paşa Kütüphanesi’nde çalışmak için gelmişti. Kütüphanenin o zamanki müdürü benim resimle uğraştığımı söylüyor kendisine. Ben o zaman kendisine çeşitli defter yapraklarındaki resimlerimi gösterdim. Bana bir kitap açtı, ‘oku ve hissettiklerinin resmini yap’ dedi. Yaptım… ‘Bana bir de kır namazgâhı yap’ dedi, ağaçlıklar içerisinde… Bizim burada mahalle sakinlerinin kendi imkânları ile yaptıkları benzeri yerler vardır. Yanında abdest için çeşmesi olan, hayvanların otlatıldığı, bağlandığı dinlenilen yerler… Onu da yaptım. Sonra bana, ‘ben gidinceye kadar buradan ayrılma’ dedi. Ben zaten hep yaptığım gibi resimler yapmaya devam ettim. Bir yandan da kendisi ile sürekli konuşurduk. Benim fikirlerimi dinler, planlarımı sorardı. Kendisine, İstanbul’a Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmek istediğimi söyleyince pek memnun dolu” (Yakupoğlu, 1991; Yazkaç, 2018).

Süheyl Ünver ile Ahmet Yakupoğlu, 1944.

Güzel Sanatlar Akademisi, Ünver’in 1916 ile 1923 yılları arasında eğitim gördüğü Medresetü’l-Hattâtîn’in devamı niteliğindedir. Akademi, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversite olarak devam etmektedir. Süheyl Bey talebeliğini yaptığı bu medresede, yıllar sonra, 1936’da hocalığa başlamış ve 1954’e kadar bu akademide talebeler yetiştirmiştir. Yakupoğlu’nun talip olduğu akademide işte burasıdır (Gönül, 2003). Yakupoğlu, muhtelif işlerde çalışıp para biriktirerek akademiye, İstanbul’a gitme niyetindedir. Kendisinin Vahid Paşa Kütüphanesi’ne gidemediği bir gün, Süheyl Bey’i ziyarete dönemin Kütahya Valisi gelmiştir. Ünver, Vali’ye, “siz burada ne iş yaparsınız, hikmet-i vücûdunuz nedendir?” diye sormuş ve eklemiş, “Ben burada bir çocuk keşfettim, böylesi akademide bile yok”. Bu hadisenin üzerine Vali, Yakupoğlu’nun evine bir memurunu yollar ve ertesi gün kütüphaneye gelmesini ister. Yakupoğlu kütüphaneye gidince Süheyl Bey kendisine, “Ben gidinceye kadar buradan ayrılma senin işini Allah yapar” der ve genç ressama umut aşılar. Takip eden yaz mevsiminde Kütahya Valisi’nin ön ayak olmasıyla Yakupoğlu’na ödenek çıkartılır ve İstanbul serüveni başlar. Akademi’ye gittiğinde, Süheyl Bey’in salık vermesiyle İbrahim Çallı ve Feyhaman Duran gibi dönemin en büyük iki ressamından dersler alır. Kütahya valisi değişince yeni vali “Kütahya’nın ressama ihtiyacı yok” diyerek ödeneğini keser. Yakupoğlu’nun derdine yine Süheyl Bey yetişir, kendisine gerekli ödeneği tahsis eder ve “ben seni bundan sonra bırakmam” der. Yakupoğlu, bu hadiseyi, “Süheyl Ünver hocanın şanına yakışır bir şekilde halloldu. Bu vaziyet, tahsil hayatımın sonuna kadar, daha da şümûllenerek devam etti” diyerek anlatmıştır (Yakupoğlu, 1991).

Ahmet Yakupoğlu, 1920 yılında Kütahya’nın Saray Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Türkmen soylu bir aileden geldiği bilinen Yakupoğlu, varlıklı bir ailede yetişmiştir. Küçük yaşlardan itibaren sanata ilgi duymuş, yaptığı resimlerle hocalarının dikkatini çekmiştir. Tarihe olan merakı, yaptığı görkemli savaş ve kahramanlık resimlerinde kendini göstermiştir. Mûsıkîye olan merakı da küçük yaşlarda başlamıştır. Nitekim radyo ve plaklardan Klasik Türk Mûsıkîsi dinliyor, güzel sesiyle hafızasına aldığı eserleri seslendiriyordu. Resim ve mûsıkîye olan bu elyaklığı, ileriki yıllarda neşet edecek olan bir çınarın filizlenme sürecinden başka bir şey değildir. Süheyl Bey, bu hazinenin keşfedilmesinde kuşkusuz çok önemli bir paya sahiptir.

Ahmet Yakupoğlu’nun İstanbul yılları boyunca Süheyl Bey’le olan rabıtası hoca-talebe ilişkisinin önüne geçmiştir. Zira Ünver, Yakupoğlu’na, “Bizim hanemize istediğin zaman gelmeye sen mezunsun. Sen artık bizdensin. Burası senin de evin. Bana ister baba, ister ağabey de. Evdekiler senin kardeşlerin, annen, ablan” demiştir. Süheyl Bey, kendisini bir konuda uyarmıştır: “Bir tek şey sana yasak, siyasete girmeyeceksin!” (Yakupoğlu, 1991).

Yakupoğlu’nu mutasavvıf Abdülaziz Mecdi Tolan’a göndererek tasavvuf muhabbetini geliştirmesine ve ressam Hoca Ali Rıza Bey’e göndererek resim sanatındaki perspektifini genişletmesine vesile olan da Süheyl Bey’dir. Mehmet Gönül, Yakupoğlu’nun farklı dallarda ihtisas sahibi olarak ortaya koyduğu eserleri, “sanatkâr kişiliği tasavvufla bütünleşerek kendine özgü bir icrâcılık geliştirir ve mûsıkî tavrı oluşmaya başlar” şeklinde özetlemektedir.

Süheyl Ünver ve Ahmet Yakupoğlu, resimde Hoca Ali Rıza Bey ekolünü benimsemiş ve devam ettirmişlerdir. Yakupoğlu, Ali Rıza Bey ile Ünver’in on beş yıl beraber çalıştıklarını aralarında baba-oğul ilişkisi olduğunu söylemektedir. Hocası Süheyl Bey’i anlatan Yakupoğlu, onun gezip gördüğü mekânları, hemen oracıkta bir kapı çalıp bir sandalye ve bir bardak su isteyerek, hemen oturup çalışmaya başladığını; sokakları, cami avlularını, türbeleri, çeşmeleri, mescitleri, medreseleri, hanları, ahşap mimarileri, harabeleri, mezarlıkları tespit ederek onlara defterlerinde hayat kazandırdığını belirtmektedir (Sarıdikmen, 2019).

Süheyl Bey, Yakupoğlu’na tezhip ve minyatür dersleri vermiş; kendisinde zuhur eden sanat ahlâk ve anlayışını öğrencisine geçirmiştir. Bu durum, teoride kalmayarak pratiğe dökülmüştür, zira Yakupoğlu’nun özellikle resim ve minyatürlerinde Ünver’in tavrını görmek mümkündür. Manzara ve özellikle suluboya şehir etütlerini direkt olarak örnek almış ve çalışmalarında uygulamıştır. Kütahya’ya döndüğünde tarihi mekânları, zamanın cadde ve sokaklarını, tabiatı ve şehre dair önemli muhitleri içselleştirerek resmetmiştir. Yakupoğlu, Süheyl Bey’in, “süratle kaybolan bu kültürün neyini, nasıl yakalayabilirsek, tespit edip kenara koyalım… Bizim olan abideler, tarihi yerler, kaybolması her zaman mümkün eski sokaklar ve kıymeti bilinmemiş değerli köşelerin kendi atmosferi içinde tespiti yapılması gerekmektedir” (Yazkaç, 2018)  sözünün kâmilen yaşatıcısı olmuştur. Ahmet Yakupoğlu, Paris başta olmak üzere Avrupa’nın pek çok yerinde şöhretli bir sanatçı olarak yaşayabilme imkânına sahipken, “beni ressam yapan buralardır” diyerek memleketi Kütahya’ya dönmeyi tercih etmiştir. Yarım asırdan fazla bir zaman diliminde İstanbul, Kütahya, Bursa, Afyon ve burada saymamızın mümkün olmadığı kadar şehri binlerce resim ve minyatürle anlatmıştır.

Ressam Ahmet Yakupoğlu

Yakupoğlu’ndaki mûsıkî kabiliyetini gören ve “sen ney üfle” diyerek onu Sümbülî tarikatının postnişini Nurullah Kılınç’a yönlendiren de Süheyl Bey’dir. Ney derslerinde ilk zamanlar zorlandığını belirten ve ses çıkarmanın epey müşkül olduğunu söyleyen Yakupoğlu, Nurullah Bey’in tekke tavrı ile yetişmiş, daha sonra Kütahya’ya geri dönmüştür. Kütahya’da çeşitli enstrümanlara sahip bir arkadaş grubuyla eserler meşk etmiş, şehrin muhtelif yerlerinde icrâlarda bulunmaya başlamıştır. 1953 yılında Süheyl Bey’in Hz. Mevlânâ ile ilgili bir konferans vermek için Konya’da bulunduğu sırada Yakupoğlu’da oradadır. Bu konferans öncesinde Yakupoğlu solo konser vermiş, kendi deyimiyle dört tane segâh peşrevi üflemiştir. Konferanstan sonra rahatsızlanan ve zatürre olan Yakupoğlu’nu, İstanbul’da iki ay yattığı bir hastanede yine hocası Süheyl Bey tedavi etmiştir (Gönül, 2003).

Askerlik vazifesini yerine getirdikten sonra, 1954 yılında tekrar İstanbul’a dönmeye karar veren Yakupoğlu, ney derslerine devam etmek istemektedir. Yine Süheyl Bey’in yönlendirmesiyle Neyzen Halil Dikmen ile tanışmış ve kendisinden ders almaya başlamıştır. Yakupoğlu, “Süheyl Bey bana üniversitede bir oda tahsis etti… Burada ney çalışırsınız dedi” diyerek hocasının her anlamda kendisine rehber olmaya devam ettiğini belirtmiştir. Dikmen’le çalışmaya başlamasıyla birlikte ney konusunda epey eksik olduğunu tecrübe etmiş, dört sene kadar yanında bulunarak kendini geliştirmiş ve birçok konser icrâsına katılmıştır. Yakupoğlu, Kütahya’nın “Neyzenler Diyarı” olarak anılmasını sağlayan yegâne isimdir. Kendisinin üflediği ney, şah neydir; öğrencilerinden aktarılan bilgi de şah ney dışında ney üflemeyi pek sevmediği ve tavsiye etmediği yönündedir. Yetiştirdiği öğrenciler, Yakupoğlu’nun mûsıkîdeki tavır ve yaklaşımını devam ettirmektedir.

Ahmet Yakupoğlu, yaşamı boyunca oldukça az insandan etkilendiğini ifade etmiştir. “Sultan Abdülhamid’in torunu Ayşe Sultan, bu günümü borçlu olduğum Süheyl Bey ve ney hocam Halil Dikmen. Tabii bu isimler çoğaltılabilir. Şimdi aklıma gelen ve en önemlileri bunlar” diyerek Süheyl Bey’in kendisinin tekamülündeki yerinden bahsetmiştir. Hocası Ünver’in vefatından sonra, onu en iyi anlatan cümlenin Halil Göze’nin şu satırları olduğunu belirtmiştir: “Türk tezyînatının ba’subâdelmevti Süheyl Ünver ile olmuştur” (Yakupoğlu, 1991).

Yakupoğlu, “Süheyl Hoca, hiçbir şey yapmamış olsa bile, yalnız bu iş, bugün cihanşümûl bir varlık olan bizim bu an’anevi sanatımızın, onun ismiyle anılması ona yeter. Akademilerden adeta kovulan ve üvey evlat muamelesi yapılan bu ilâhi sanatlar, onun bağrına basması ile bugün dalbudak salıp hayat bulan bu ince ve asîl meşgale, ne zaman Devletimizin mesud şuuruna girerek ‘Türk’ün resmî sanatı’ olarak ilan edilecek?” sözleriyle hocasının Türk kültür ve sanat hayatı için yapmış olduğu çalışmalarının, günümüzde tekrar neşv-ü nema bulmaya başlayan geleneksel sanatlardaki rolüne dikkat çekmekte (Yakupoğlu, 1991); hocasının yeri doldurulamaz bir abide şahsiyet olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Süheyl Bey’i hiç anlatmağa bile gerek yok, O’nun yerine, beş yüz sene sonra bile bir adam gelmez, yeri dolmaz”.

Kaynakça

Erkmen, A., & Atayol, P. (2018). Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in Geleneksel Türk Kitap Sanatları Tarihyazımına Katkısı: Necmeddin Okyay Defterleri. Sanat Tarihi Yıllığı, 27, 101-137.

Gönül, M. (2003). Neyzen Ahmet Yakupoğlu. İSTEM, (1), 155-168.

Sarıdikmen, G. (2019). Ressamlara İlham Veren Bir Çeşme: Anadoluhisarı Kızıl Serçe Sokağı Çeşmesi. Social Sciences14(3), 1033-1052.

Yakupoğlu, A. (1991). Rengarenk Kütahya. İstanbul: Türkpetrol Vakfı Yayınları

Yazkaç, P. (2018). Ahmet Yakupoğlu’nun Resimlerinde Geleneksel Kütahya Sivil Mimari Örneklerinin Dünü ve Bugünü Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Social Sciences13(18), 1409-1430.

RELATED ARTICLES

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Çok Okunanlar