Cuma, Nisan 17, 2026
Ana SayfaKöşe YazısıAteş Denizinden Mumdan Gemiyle Geçen Adam: Ahmet Uluçay

Ateş Denizinden Mumdan Gemiyle Geçen Adam: Ahmet Uluçay

Ahmet Uluçay, Türk sinemasının yerli ve millî, kendi köklerinden beslenen ve minör perspektifli yaklaşımını ortaya koymak suretiyle, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle adını duyurmuş bir isim. Pek çok dalda ödüller alan bu filmin sahibinin arka planı ise oldukça meşakkatli ve azimli bir hayat hikâyesine uzanıyor. İtiraf etmeliyim ki, Ahmet Uluçay ismine ilk defa Ayşe Şasa hanımefendinin Yeşilçam Günlüğü’nde rastladım. Sinema ile ilgili bir ihtisasım ve açıkçası çokça merakım olmadığı için Uluçay’ın varlığından haberdar olmamam ilk bakışta normal gelse de, kendisinin Kütahyalı olduğunu ve yaşamını bizatihi Kütahya’ya bağlı bir köyde geçirdiğini öğrenince, hemşehrisi olarak kendisine dair bir mahcubiyet hissi oluştu ve araştırmalar zuhur etti.

Ahmet Uluçay, 1954 yılında nüfusça Kütahya’nın en büyük ilçesi olan Tavşanlı’nın Tepecik köyünde doğmuştur. On yaşındayken köylerine gelen seyyah bir film gösterim ekibi, onun hayatındaki kırılma noktalarından biri, belki de en büyüğüdür. Uluçay bu hadiseyi, “Ben resmi çok seviyordum… Bazen düşünürdüm resimlere bakıp, bunlar hareket etse, ben bakarken adam yürüse, geçip gitse sağından solundan çerçevenin… Ve bir gün sinema denilen icatla karşılaştım” diye tarif etmiştir (Pay, 2021). Okul yılları boyunca kendisini sinemayla, edebiyat okumalarıyla, şiirlerle beslemiştir ki okul yılları da kısa sürmüştür, mamafih kendisi ilkokul mezunudur. İnşaat işçiliği, çobanlık, kamyon şoförlüğü ve tavukçuluk gibi muhtelif işlerde çalışmıştır. 1978 yılında sadece bir sayı basılan edebiyat dergisi çıkarmış, köyünde “Şair Ahmet” olarak çağrılır olmuştur. Kütahya/Tavşanlı’da yerel bir gazetede yazarlık da yapmıştır. Bu bağlamda, sanata ve sinemaya olan merak ve yeteneğiyle birlikte, maddi açıdan oldukça sıkıntılı bir hayat süren Ahmet Uluçay profili çıkarıyor karşımıza. Kendisinin yıllarca kıt kanaat geçinerek ekmeğini kazanması, zaman ve mekân algısının devamlı deveran etmesi, bir bakıma ileride yapacağı filmlerin de ontolojik ve sosyolojik alt yapısını oluşturuyor.
Yetişkin çağlarına geldiğinde arkadaşlarıyla birlikte, fevkalade kısıtlı imkânlarla sinema makinesi yapmaya karar veren Uluçay, İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu’nu kurmuş ve “Bu üçlü resim karelerinin nasıl harekete dönüştüklerini keşfeden, film şeridinin yüzeyindeki sesi duymak için bin bir yol arayan, kendi projeksiyon makinesini yapan bir üçlüdür. Elimize bir Almancıdan aldığımız 8 milimetre kör kamera geçmeseydi, onu da icat edecektik. Maddi imkânsızlıklarımız bizi hiçbir şekilde caydırmadı” diyerek imkânsızlıklardan imkân oluşturulabileceğini ifade etmiştir.

Uluçay’ın ilk filmi olan Optik Düşler 1993 yılında çekilir. Bu tarihten itibaren kısa metrajlı film ve belgesel çekimlerine devam eder ve aldığı ödüllerle sinema çevrelerinde dikkat çekmeye başlar. Çekilen bu kısa filmler, köy ortamında son derece iptidai şartlarda ve yine çok kısıtlı bütçelerle ortaya çıkmıştır. Uzun metrajlı tek filmi olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ise imza eseri olarak kayıtlara geçmiştir. Kısıtlı imkânlarda sinemaya merak salan ve iptidai koşullarda filmler yapan Uluçay, “Lumiere Kardeşler sinemayı icat etmeseydi mutlaka o bizim köyde icat olurdu. Kesinlikle buna inanıyorum. Bir fikir, bir çekiç, bir testere yeter” (Çağıl, 2025) cümlesiyle taşranın dar kalıp ve sınırlarını kabul etmemiş, ortaya yüksek bir ruh ve özveri koyarak sinema sahasında ciddi mücadeleler vermiş ve nihayetinde tüm Türkiye’ye hikâyesini izlettirebileceği bir işe imza atmıştır.

“Ben çocukluğumda takılıp kalmış bir sinemacıyım. Yaşadığımız çağı hiç sevmiyorum. Benim bütün hayatım çocukluğuma yakılmış bir ağıttır, sinemam da öyle…” sözleri, filmlerinde aslında bilinçli yahut bilinçsiz kendi otobiyografisini yansıttığını göstermektedir. Ahmet Uluçay’ın filmlerini sinema terminolojisiyle değerlendirmek bu yazının hudutlarını ve yazarın haddini aşacaktır. Esasen buna gerekte yoktur, çünkü Uluçay’ın aşağıdaki demeci, aslında bütün filmlerinin, dünyayı ve varlığı algılayış biçiminin, hatta hayatının hülasası niteliğindedir:
“Sinema dünyayı kurtarabilir mi, bilmiyorum. Ama ben niye film yapıyorum? Söyleyecek bir derdim var, bir sözüm var. Bunların çok önemli şeyler olduğuna inanıyorum… Hangi ulustan, dilden ve dinden olursa olsun, bütün insanlara söyleyebilecek çok içten ve samimi, çocuk gözüyle yapılmış filmler sunuyorum. Çünkü çocuklar dünyaya çıkarsız bakıyorlar; daha temiz daha arı daha duru bakıyorlar. Ve böyle bakılmış bir dünyada ben kan dökülmeyeceğine, savaşların ve çevre kirliliğinin olmayacağına inanıyorum. Dünyanın bütün problemlerinin değil belki ama birçok probleminin aşılacağına inanıyorum. Benim kameram bir çocuk gözüyle dünyaya bakıyor, bakmaya çalışıyor…”

Türk sinemasındaki hâkim anlayışın Batılı formlarda gerçekleştirilen köksüz ve ithal yapımlar olmasına karşın, Uluçay gibi isimlerin Anadolu’yu ve taşrayı yansıtan filmleri, seyirci üzerinde bir “tanıdıklık” hissi uyandırıyor. Sinema alanında bir eğitim almayan ve “alaylı” olarak tabir edebileceğimiz Uluçay’ın başarısı belki de burada saklı; zira dönemin şartlarında bir sinema eğitimi alsa, belki de bu özgünlüğe hiçbir zaman kavuşamayacak ve ortaya “bizden” bir eser koyamayacaktı. Yaşadığı küçük dünya, okuduğu romanlar ve tahayyül sınırları derecesinde bir sinema tasavvuru olan Uluçay’ın filmleri, hitap ettiği taşralı Türk insanına dokunabiliyor, kendinden bir şeyler bulmasını sağlıyor. Prodüksiyonu, sinematografisi ve bütçesi çok daha yüksek ancak Türk kültürüne ve insanına yabancı yapımların, Uluçay gibi yerel kültürden beslenerek hareket eden hizipler karşısında Anadolu’da tutulmama sebebi de bu olsa gerek.
Uluçay, sinema camiası ve muhitince benimsenmeyen, önüne taş koyulan bir isim olmasına karşılık kendini bu camiadan ayrı görmemiş ve sinemacılığa sırt çevirmemiştir. “İhanet etmeyeceğim ve Batı’ya yaranmak için vatanıma sövmeyeceğim” gibi çıkışları, pek tabii bazı çevrelerde rahatsızlık yaratmış, taşradan özgün ve başarılı bir ismin çıkma ihtimali kabul edilememiştir. Üzerinde köylü yönetmen algısı oluşturanlara ise, “Ben köylü yönetmen değilim, köyde yaşayan bir yönetmenim… Naif biriyim ama asla ilkel değilim” diyerek mukabele etmiştir. Yine kendisiyle yapılan bir röportajda verdiği şu demeçler, köylü yönetmen algısının kendisinde herhangi bir rahatsızlık oluşturmadığına ve işini büyük bir gururla icrâ ettiğine ispat niteliğindedir: “Burada, Kütahya ili, Tavşanlı ilçesi, Tepecik köyünde küçük bir Cinecittam var. Ben burada gere gere sinema yapıyorum, kopara kopara, kanıra kanıra sinema yapıyorum. Yoksa siz beni köy düğünü mü çekip geldi sandınız?” (Pay, 2021).

Hasanali Yıldırım, kendisinden bir çağdaş Keloğlan olarak bahseder ve “İmkânsızlık ve (ilginçtir) sinemanın tekniğine dair ‘akademik’ bilgisizlik, Ahmet Uluçay’ın yaratıcılığının zeminini teşkil eder” diyerek, kendisinin yüzyılda gelen bir müstesna olduğuna dikkat çeker. İhsan Kabil ise, “Ahmet aslında Anadolu’nun özgün sesi sinemada… Tamamıyla köy hayatında geçen bir ömür diyebiliriz. Kendisi hikâye ve edebiyatla beslendiği için senaryoları oldukça kuvvetli. Tefekkür ederek dünyayı tasavvur eden bir isim” olarak Uluçay’ı anlatır.

Şasa, Köyde Bir Derviş Sinemacı: Ahmet Uluçay başlıklı yazısında, Uluçay’ın Türk sinemasının önünü tıkayan sermaye ve teknik yetersizlik gibi sorunların tamamen görece olduğuna, insan muhayyilesinin sınırsız imkânlarını açmak ve kullanmak suretiyle, sinemacılarımızın bütün engelleri aşabileceğine inandığını belirtmiş ve eklemiştir: “Ahmet Uluçay, teknik araçlarını bile kendi üreten, maddi zorluklara yenilmemek konusunda kesinlikle kararlı, sinemanın sihrine, büyüsel boyutuna tutkuyla gönül vermiş tipik bir derviş sinemacı” (Şasa, 2022). Mektepli ve metropol sinemacılar, – istisnaları olmakla birlikte – alaylı ve taşralı sinemacılara karşı üstten bakan ve küçümseyen bir yaklaşıma sahip, en azından geçmiş yüzyılın son çeyreğinde. Uluçay’da bundan hissesini alıyor. Ayşe Şasa, bu hisseye şöyle bir örnek veriyor: “ATV’de bir programda, ünlü sinemacılarımızın sıkıcı konuşmaları arasında, alabildiğine önemli görüşler öne süren ve bu görüşleri orada kaba bir şekilde anlamazlıktan gelinen yeni bir yüz tanıdım. Kağnamış, kendinden fazla emin profesyonellerin içinde tabii, mütevazı, içtenlikli ve heyecan dolu yaklaşımı ile dikkat çekiyordu”. (Şasa, 2022).

Kullandığı üslup ile yerli ve milli kültürden beslenen Uluçay, milli folklor ve Anadolu inanç dünyasını fevkalade yalın ve doğal bir şekilde ele almaktadır. Ömrünü geçirdiği Tepecik köyünün duru, sade ve gösterişsizliği ile bozulmamış bir dil, kültür ve folklora sahip olması, filmlerinde görülen realist bakış açısı ile taşra atmosferindeki insan ilişkilerinin gerçekçiliğini ortaya koymaktadır (Aydoğmuş, 2021). Kendisini diri tutan şeyin ne olduğu sorusuna “inancım” diyerek cevap vermiş ve eklemiştir: “Daima şöyle dua ederim: Allah’ım senin merhametin yastık olsun; ben ağrılı başımı ona koyayım. Senin merhametin bağır olsun, ben ona baş koyayım. Senin merhametin açık kapı olsun, ben ona kaçayım; bütün korktuklarımdan sana kaçayım. Ey en güvenilen, en merhametlilerin merhametlisi, beni anlıyorsun, iyi ki varsın!” (Cihanbey, 2024).

Ayşe Şasa, Ahmet Uluçay’ı, “derviş sinemacı” olarak tanımlamaktadır. Bu yakıştırması Uluçay’ın bir yola intisabından ziyade, derviş meşrep olması olarak okunabilir. Türk sinemasının ne tam olarak İslâm medeniyetini, ne de Batı medeniyetini temsil edemediğini belirten Şasa, ortaya çıkan işlerin kimliksiz, amiyane tabirle ortaya karışık olduğu eleştirisini yaparak sinemanın ruhsuzluğuna dikkat çekmiştir. Bu duruma istisna teşkil eden kişinin ise Ahmet Uluçay olduğunu belirterek, onun çok özgün bir ruh taşıyan, çok derinlikli işler çıkaran, dâhice ayrıntılı filmlere imza atan bir isim olduğunu tespit etmiştir. Şasa başka bir yazısında “Kendi medeniyetiyle organik bir bağı var” diyerek Uluçay’ın millî duruşunu takdir etmiş, kendine has bir dünya ve dil inşâ ettiğine dikkat çekmiştir.

Mustafa Çelik’e göre Ahmet Uluçay bir sinema bilgesidir: “55 yıllık hayatında çocukluk düşlerinden hiç ayrılmadan hayallerinin peşinde koşan, imkânsızı adeta mümkün kılan, böylece hiçbir sinema eğitimi almadan, dahası kendi ilk filmine kadar hiçbir film seti görmeden, kabuğunu çatlatarak Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmayı başarmış bir insan. Bu, Şeyh Galib’in ‘ateş denizinden mumdan gemiyle geçmek’ olayından farksız bir durum demektir. Hüsn-ü aşk mesnevîsinde aşk, nasıl ki güzelliğe kavuşmak için mücadele vermişse, Uluçay’da aşkı olan sinema için aynısını yapmış birisidir. Bu yüzden sinema tarihimizde ikinci bir örneğini göstermek neredeyse imkânsızdır”.

Ahmet Uluçay, 2007 yılında Bozkırda Deniz Kabuğu başlıklı ikinci uzun metraj filminin çekimlerine başlamış olsa da, vadesi bu filmi kendisinin çekmesine izin vermemiştir. Yaklaşık on yıldır hastalıklarla boğuşan Uluçay, 30 Kasım 2009 tarihinde vefat ederek yoksulluk ve yoksunluk arasında geçen dünya hayatını tamamlamıştır. Mezarı, hayatını geçirmiş olduğu Tepecik köyündedir. Geride iki çocuk ve çileli yol arkadaşını bırakan Uluçay’ın ismi bugün salt sinema dünyasında değil, pek çok alanda yaşatılmaktadır. Hâtırası memleketi Kütahya başta olmak üzere birçok organizasyonda yâd edilmekte, yaşamı “imkânsızlıktan imkân çıkarmak” isteyen pek çok Anadolu gencine örnek olmaya devam etmektedir.

Kaynakça
Aydoğmuş, S. (2021). Ahmet Uluçay’ın Eserlerinde Halk Bilimi Unsurları Üzerine Bir İnceleme (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Osmaniye: Korkut Ata Üniversitesi.
Cihanbey, E. (2024). Ahmet Uluçay’ın Sinema Yolculuğu ve Unutulmaz Filmlerinin Hikâyesi. Erişim Adresi: https://www.gzt.com/kultur/ahmet-ulucayin-sinema-yolculugu-ve-unutulmaz-filmlerinin-hikyesi-3785976
Çağıl, F. (2025). Taşra Filmlerinde Çocuk Temsili: Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak Örneği. Folklor Akademi Dergisi, 8(3), 671-681.
Pay, A. (2021). “Örnek Okur”unu Arayan Yönetmen: Ahmet Uluçay. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 19(37), 189-210.
Şasa, A. (2022). Yeşilçam Günlüğü. İstanbul: Ketebe Yayınları.

RELATED ARTICLES

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Çok Okunanlar